"Bir oyuna rastgeldim, her taşında Yakup hüznü"

11 Ekim 2009 Pazar

İşte Konuşuyorum

Can dost..mürüvet sesinden...


25 Eylül 2009 Cuma

Göç Edebiyat ve Düşün Dergisi Eylül-Ekim 2009-2. Sayı



Göç! Bir iklimden bir başka iklime; bir ezgiden bir başka ezgiye… Ömrümüz göç, sevgimiz, ayrılığımız, yalnızlığımız.

Bir göç mevsimindeyiz. Önümüz hep aşk hep ayrılık, ömrümüzce savrulup gittiğimiz ağıtsal bir yalnızlık. İnsan mağara duvarlarına bir sanatçı gibi gereksinimlerini resmetmeye başladığından beri yalnız ve sanatçı değil miydi ki?

Ölümle sınanıyor insanlık. Bir edebiyat, çıkınını alıp ölümün elinden kurtuluyor. Kalıcı olansa yazılan; sanat oluyordu yüzyılların süzgecinden geçip insanlığa ışık olan. Işık tutan.

Sanatı var eden ne? Göç! Göçün sırrına varmayan düşer gider göç edenin kanadından…

Dergimiz, yerelden evrensele; şiirin, öykünün, denemenin özde edebiyatın dergisi. Özgün çalışmalarla, sıcak bir umuda vicdan kılınmış kalemlerin dergisi…

Adaletsiz bir dünyada yaşıyoruz. Dünya yoksullaşıyor. Gelir dağılımı adaletsizliği bir yana her yerde savaş, her yerde kan var. Kan tadında bir uygarlıkla yüz yüze insanlık. İnsanoğlu baş döndüren teknolojik gelişmelerin hemen yanı başında derin bir umutsuzluk, huzursuzluk ikliminde yabancılaşmayı yaşıyor. Bencilleşiyor. Hedonist bir varlık olarak kişilik buluyor. İşte insanoğlunun bu umarsızlığı nedeniyle dünya göç ediyor. Dünya bozuluyor. Bu nedenle suç insan da! Öyle ki insan da sıcak bir yürekten soğumuş nasır bağlamış bir yüreğe göç ediyor.

İnanıyoruz ki dünya bir gün güzelleşecektir. Dünyanın yüzü gülecektir. Bunu da insan başaracaktır!

Göç Edebiyat dergisi olarak vicdan üzerine kurulu bir dünya özlemimizi yaşamsal kılıyoruz. Biz güneşin doğduğu yerde, biz insan kokan yüreklerin yanında kalemimizi insanoğlunun dinmeyen ve göç edip duran acısına kaldırıp, edebiyatı “ölümün” elinden çalmaya çabalıyoruz. İşte bunu yaparken uygarlık tarihinde yer edinmiş kültürlerin zengin bahçesinden yani Anadolu’dan yola çıkıyoruz. Taze bir ekmek gibi kokan dizelerimizle, fildişi kulelerden sarkıp duran şiir hırsızı yüreklere sesleniyoruz. İnsansızlaşan yüreklere öykülerimizle dokunuyoruz Anadolu’nun esmer ve yoksul bozkırından…

Biz yanlış çağlara ilerlemiyoruz. Yaşam bizi doğrulayacaktır…

İnsancıl bir duraktan emek harcayarak yayına hazırladığımız Göç Edebiyat dergisinin kalem işçileri olarak değerli okuyucularımızı selamlarken yeni yayınlarımızda buluşmak umuduyla iyi okumalar diliyoruz.

Göç Edebiyat ve Düşün Dergisi Eylül-Ekim 2009-2. Sayı Yazarları

Aziz Şeker,Hüseyin Cahit,Elif Nuray,Mehmet Aycı,Ertan Mısırlı,Abdullah Ören,Ela Dinçer,Fatih Yavuz Çiçek,Hulki Aktunç,Fatma Ayağ,Sezgin Selvi,Nazmi Güldeş,Volkan Akbulut,Mazlum Çetinkaya,Servin Sarıyer,İsmet Emre,Yaprak Ünvar,Hüseyin Ruhani,Hakan Bilge,Engin Turgut,Serdar Keskin,İlkay Coşkun,Ersan Erçelik,Ceyda Saliha Şener,Yaşar Abanus,Pınar Nurhan,Yelda Karataş,Selim Issızada,Halil İbrahim Polat,Ayşe Büşra Erkeç,Murat Solgun,İnan Arslanboğan,Tevfik Yazıcılar,Şahin Uçar,Durkaya İpşir,Yusuf Bal,Hüseyin Yahya,Züleyha Çay

3. Sayımız için İrtibat adreslerimiz:

gocedebiyatdergisi@hotmail.com

iletisim@gocedebiyatdergisi.com
elifnuray@gmail.com

06 Ağustos 2009 Perşembe

Vaveyla



VAVEYLA


Göğe kadar yükselen yankı:
Mürgân çığlığı


Ateşin yüzünde soluyor ayrılık
Bu başka;
Şiirlerin rahmi sökülüyor


Bildim güzeyazıyor mevsimin sûzidili
Geceleri yanılmaz artık


O…
Ayın arkasındaki karanlık;
Ses edip kaybolan
Dilâzarın eli mi


Tersini çevirin asumanın
Çözülür belki ayazın dili


Kırılıyor sonra nef(e)s…
Ah!
Çığlığın ortasına düşüyor n/ar külleri




e l i f n u r a y
onaltıkırkbeş, 30

23 Nisan 2009 Perşembe

SÖKÜLÜ İLMEK


Göğsümü yırtıp sana yükselen
Hıçkırıkları topluyorum eteğinden gök!
Bir sarı sabah dalıveriyor
Kollarında siyaha

İyot kokulu denizi yıkıyor şehir suyunla

Terimi sokaklara yayıyor telaşım
Ter imi saklıyor sıcağında
Bin yıllık güvercin telaşım

İlmekleri söküyor annem, yine

ağlıyor yün yumak
Ne vakit seni dirilsem
Adın ayrılık oluyor.


e l i f n u r a y
Denizsuyukasesi-33



07 Nisan 2009 Salı

İçimizdeki Şeytan- Sabahattin Ali


-alıntı-

"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizdeki şeytan yok... İçimizdeki aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..." Bu romanında, toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın "kapana kısılmışlığını" gösteriyor Sabahattin Ali. Aydın geçinenlerin karanlığına, "insanın içindeki şeytan"a keskin bir bakış.

(Arka Kapaktan)


Sabahattin Ali İçimizdeki Şeytan 'da (1940), İkinci Dünya Savaşı eşiğinde, Türkiye'de, aydınların dünyasını, üniversite ve basın çevresini, siyasal ve toplumsal kavgaları anlatıyor ve özellikle ırkçılığı yeriyor.

altı çizilenler:


"...içimizde, bizim 'ahlak' tarafımızda hiçbir şekilde münasebete geçmeyerek hadiseleri muhakeme eden, neticeler çıkaran ve tedbirler alan bir 'hesabi' tarafımız vardı ve lafta değilse bile fiilde daima o galip çıkıyor ve onun dediği oluyordu." (s.22)


"...zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir şekle sokup söylemek arzusuyla yandığım bir tek şey: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığndan bir şey kaybetmiş mi? Kainatta hiçbir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi?... Bu öyle bir kelime ki, doğuyor ve doğuşuyla beraber kemali de içinde getiriyor. Sizi seviyorum... Başka ne söyleyeyim?" (s.84)


"Hiçbir insan seven bir insanın karşısında alakasız olamaz." (s.85)


"Hamakat(ahmaklık) sade ahmaklara değil, akıllı olduklarını sananlara da hükmediyor!" (s.96)


"- Aferin evlat iyi etmişsin! Sonra zamanını da iyi intihap ettin(seçtin). Maalesef seni boş çeviremeyeceğim. Mademki iki esnaf karşı karşıyayız, açıkça konuşalım.. Dün gelsen metelik alamazdın, seni tekme ile kovardım. Yarın gelsen beni bulamayacaktın. Şeytan sana fısıldamş heralde... Mübarek olsun... Ben bu ise daha fazla dayanamayacağım... Bir nihayet vermek lazım... Bu sabah kararımı verdim. Kasada epeyce para var, bir miktarını, daha doğrusu yüklenebildiğim kadarını alıp eve çoluk çocuğun nafakası olarak bırakacak, ondan sonra da başımı alıp gidecektim. Şeytan nereye cağırırsa oraya. Bu dünyada başka türlü olmak neye yarar? Dünyayı bizim kayınbirader gibi adamlar istila etmiş... Benim gibi bir acizin debelenmesi fayda verir mi? Bes çocukla bir karıyı süründürmeye ne hakkım var... Sen şimdi bu sözlerinle benim kararımı takviye ettin... Sana teşekkür borçluyum evlat... Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin. Böyle biri olsa bu sen olurdun ve şimdi buraya gelinceye kadar içimde bir şüphe vardı. Şu kainatta belki bir de iyi taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum. Bir daha teşekkür ederim. Beni boş hayallerle avunmaktan, yaptığıma pişman olmaktan kurtardın. Ben de kendimi, adam tanır birşey zannederdim. Senin suratına bakınca melanet dolu ruhunu göreceğime yüreği çarpan bir insan görüyordum. Nah, bunak kafa... Al şu iki yuz elli lirayi, beni kimseye ihbar etme. Yarına kadar sükut hakkı olarak veriyorum. Ondan sonra israfil'in borusunu al eflake ilan et... Vecibtaala polis olup gelse beni bulamayacak. Yalnız senden bir ricam var... Namusuna guvenerek istemiyorum. Kendin için de faydası yoktur, belki zararı olur da ondan söylüyorum: paraları alıp eve verdiğimi ağzından kaçırma... Nereden biliyorsun diye belki seni de işin içine karıştırırlar... Merhametten değil, ihtiyaten sus... Şimdi arabanı çek... Namussuz insan suratı seyretmek istemiyorum. Kendim kendime yeterim... durma... defol!..." (s.194)


"En korkunç yalan da budur: Kendimize karşı bile kullanacak kadar pençesine düştüğümüz bu derin ve gizli yalan..." (s.210)


"...İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır." (s.210)


"Seni niçin sevdiğimi bir türlü bilmiyordum. Huylarını, yaptığın işleri, beğenmiyordum demeyeyim, fakat anlamıyordum. Sen de benim birçok şeylerimi anlamadığını inkar edemezsin. Böyle olduğu halde nasıl garip bir kuvvet bizi birbirimize bu kadar sağlam bağlamıştı? İlk andan itibaren tamamıyla başka dünyaların insanları olduğumuzu anladığım halde beni burada tutan ve seni gördüğüm zaman içimi sevinçle dolduran neydi? Acaba şu senin her zaman bahsettiğin ve her hareketinin kabahatini kendisine yüklediğin şeytan mı? Son günlerde ben de bundan korkmaya başladım. Şimdiye kadar daima, düşünüp doğru bulduğum şeyleri yapmaya alışmıştım...Bu sefer hiçbir doğru ve akıllıca tarafını bulamadığım bu hayata beni bağlayan kuvvetin, içimde saklı bir şeytan olması sahiden mümkündü. Bu ihtimal beni adamakıllı telaşa düşürdü. Hayatta kendi düşüncelerim ve kararlarımdan başka birtakım kuvvetlerin emri altına girmek asla tahammül edemeyeceğim bir şeydi. Aynı zamanda, seninle beraber bulunduğum müddetçe, nedense irademi kullanamadığımı gördüm. Sana, senin iradene tabi olmak bana ağır gelmezdi, fakat aramızda hiç olmasa en küçük bir müşterek nokta bulunması, yaptıklarından hiç olmazsa bir kısmını benim de doğru ve iyi bulmam lazımdı. Kendi kendime hiçbir zaman yapamayacağım şeyleri, sırf bilmediğim bir kuvvete tabi olmak yüzünden, boyuna tekrar etmek beni düşündürdü ve nihayet, aylardan beri kaçtığım bu kararı verdirdi." (s.239-240)


"Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirdim, fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk ve birbirimize yük olmaktan, birbirimizi şaşırtmaktan başka birşey elimizden gelmiyordu." (s.241)


"İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir." (s.262)





04 Nisan 2009 Cumartesi

İlk Sesler


I.
bir büyücünün kapısına yüzüklerimi bıraktım
kelebeklerle örttüm ağzımı
koptum gecelerden / salıncak iplerinde
parmaklarımı unuttum, rabbin sızdığı garip çatlakta durdum.
ne ettiysem varamadım ilk hâlime. çürüdü tenim,
döküldüm mermer yalnızlıktan. uzandım kantaşına,
söz değildi bildiğim: ölü bir kuş düşmüş kuyuya
kesilen yerlerimde mavi rüyâ / ne yapsam kandil ile fitil

nâr bahçelerinde çağırdım ilk sesi, olmadı duyan
ey bebeklerin kardeşi, kimin içindir egemenlik ve heybet
etime kaynayan lastik topuk ve kepenklerini açmayan deniz:
parmak boğumlarımda her gün yeni bir su.

kesik bir bilek, susmak yerine ellerin

II.
karıncalara açık sofralar bıraktım: inilti ve sütun
çıplak omuzlarıma saçlarından şahmerânlar indi: lânet ve kabuk
çıldırdı göğüs kafesime sakladığım leylâ: aşk ve kurşun
sahipsiz bir ırmak taşar artık: kimin umurunda?

her gün toprağı öpmekten yeşerdi dudakları bir kadının
yağmur yağdı, üşüdü îtirâflar
düştüm sözcüklerden / daraldı bütün boşluklar
tılsım ve hamâil kudurdu kiremit kovalarda
asmalara elbise diye dikilen zehir, pıhtımda bir ağrı bıraktı
kalbime giren sıcak hançer anneme uzak sur.

beni de kovdu huzûr, unuttum o dilsiz geçmişi

III.
durduk yerde avlu... şaşırdım yüzüme giden yolu: âh!
nadasa bırakılmış güvercinler kime rahmet okur
kan ve tuz diyor rastladığım bütün aynalar: su ve kan
ter ve su: su ve tuz / yaralarımda pelür bir kabukla uykuya daldım
ses dinmez: kan ve tuz
tuz ve kan
su ve su...

kimindir bu ilk ses: akbaba ve minnet, kına ve damar. ar!


IV.
yankılanan bir çöl seferidir
buzlu camlar ardında kalarak eskiyen taşlardan habersiz.
denize çizdiğim ayak izleri,
kırıldığı yerden kanayan kenevir,
kumral bir kol saatiyle büyüyen rüyâ,
su yerine tırnaklarını taşıyan gözlerim.
eşiklere mum eriyiklerinden bırakıyorum mahcup sözleri

-yemîn ve su aynalara yeni boşluklar bırakır-

hikâye:
saçları çilingir olan sevgilimin kapısındayım
aynalara gömülen bir yüzümle
sus artık diyorlar.
gözlerim trahom sancılarından geçiyor

İbrahim Halil Baran
(Sular Divanı'ndan)

19 Mart 2009 Perşembe

CİRAHA



“Öyle müthiş bir yalnızlık ki üzerinde şehrin”,
Gövherler ile raksı terk etmiş gibi gök kubbe.

Ah altına gözlerinin halkalar inen kadın;
Kırmızı saçların mıydı düş yangınlara hibe?

Sellere kementler vuran üstâd; eziliyorum,
Gösterdikçe kendini o meftun yükü derdimin!

Bir ahmaklık ki bollukla türüyor; kâh diyorum
Tenhada yaksa mıydım günahını gözlerimin…

Sokak itleri silkinir çamurundan, hırlayıp
Bezgin başları taşır ortasında iki omuz.

Dağlardan bir ses! Nasıl da eriyor yankılanıp…
Şah damardan ısırdı beşeri bir asil kuduz!


elif nuray

onaltıkırkbeş, 22



17 Ocak 2009 Cumartesi

k/ aralamalar III

"dilini unutmuş bir ezberim şimdi, ezberini unutmuş bir leyli"
gezdim karanlığını.
bildim ki benim de gözlerim bir kavanoza hapsedilmiş. fağfur. etraftaki tüm bedenler saydam, raks içinde ayazla.

-af dileği, bir günahın parçasından kopmuş gri bir yıldızın kendi katline razı ola ola kaymasıdır-

şehir karnını içine çekiyor ifritini saklayabilecekmiş gibi. bin yılda tek olur. sonra kırılır bütün sesler. ve yeryüzündeki bütün kelebekler hapsedildikleri kuyunun içinde ağırlar fağfur kavanozu.
sezdim aralığını.
bildim ki gülüşü güldendir güzün ve ağırdır artık yüklendiği o ziyadesiyle yorgun hüzün... şimdi kendimi eksilterek arıyorum ezheri... heybemde gün ve ah, dilimde aman!

-yara düşmek bir boşluğun kendini artırmasıdır ihtiyatla-

"ya derdime ferman, ya katlime derman!"

10 Ocak 2009 Cumartesi

k/ aralamalar II

ruhumdan çalınan mutebessim hali... ve dahi bu karartma seferleri...
dört nala sürülen ölü atları... çanak çömlek patlatan çocukların kir pas ellerini...
teni.. tini..kini..sini..ini..
dünyanın korktuğu yalnızlığın içine salıyorum derunumdan sildiklerini.
tırnaklarımdan yeryüzüne sarkan bu kırmızılar, hükümsüz gezen dilazara başımın gözümün sadakasıdır!

-sıyırın harflerden şiirleri !

_________________
leyli leyli...

31 Aralık 2008 Çarşamba

kanı irinli bir yaşamak düşer... düşer gazze üstüne...

30 Aralık 2008 Salı

Benimle Düşer misin?




BENİMLE DÜŞER MİSİN?

ölümlerime kuyu kazdım,
benimle düşer misin? "


...


Bir bir çıktı basamakları, çember gibi değildi merdiven; başı baştı, sonu son... Çemberde baş da son da aynıdır ya. Son görünmüyordu alttan bakınca. Bir basamak öncesine dönmek yoktu. Tırmandı, tırmandı. Ayağını her atışında, zaman bir çizik atıyordu nelere mesken olmuş alnına. Bir adım bir çizgi, bir adım bir çizgi. Beyninin kahrolası labirentlerinde kol geziyordu geçmiş yadlarıyle bezeli düşünceler. Düşünüyorsan zihninin içinde bir gün seni tüketeceğini bildiğin bir kurdu sevgiyle besliyorsun demektir ...

Ah karanlık!

Son hani, son? Çıkıyor ama nereye? Başını kendini yanına alarak başlayıp da sonu bilinmeden katedilen nice yollar, nice basamakları kor kor buz olmuş merdivenler vardı kim bilir?
Çıktıkça iniyor muydu sanki? Ve sanki ileri gide gide yaklaşıyordu tahtası çürük kutuya. Bir ara arkasına bakmaya yeltendi. Arkası dediği, başının üstü oluvermişti bir an. Yukarı kaldırdı başını, anahtar deliğinden sızan bir ışık huzmesi gibi gittikçe küçülmekte olan bir aydınlık! Gittikçe küçülmekte olan.. Kuyunun ortasıydı burası. Başı kuyunun, etrafını çevreleyen taşların engellediği ışığı besliyordu , erken yok oluşunu biraz daha erteleyebilmek için. Allahım ne karmaşa! Çık hadi şurdan, ya da gir iyice dibine!

Adımlarını atmaktaydı hala. Çıkmaktaydı bir bir.. Ya da bir iniş miydi bu artık kuyuya.. Evet! Evvveeeeet! İşte bu! İnişe geçerken sağ yanında ki kırmızı düğmenin altında olan kolu aşağı indiren kaptanın uçağının ağırlığını omuzlarında hissetmesi gibi... Ağırlık?
Koş artık! durma dal dibine zaten varacağın yüce sonsuzluğun! Alnında çizgilerin arasından hüzzam makamında sıyrılan damlacıklar... Sol yanı tik taklarda.. Benzi ten be ten solmakta.. Soluğu tufan yeri, içerisinde açıklamasız bir hüzün... Sanki... Vakit dolmakta!

Başında sertliğinin nasıl olduğunu hatırlayamıyordu pek ama, ilerledikçe çıtırdıyordu merdivenin basamakları. Bir diğer adımda kırılıp tüm bedeni yerle yeksan edecekmiş gibi. Zira ne gecekondu düşleri var idi yerlerin dibine geçmiş. -ki düşler hayat yatağının kırık ayakları değil midir? Süregidiyordu tırmanışı... Histi bir yerlerinde, az kalmıştı. Nilüferleri geldi aklına. Diğer çiçeklerden daha damarsız olan, yeislerinin ortağı nilüferleri. Kokusunu unutmuştu kuyuya gireli, merdivenleri çıkalı-ineli. Ne dolapcı şu yaşamak dedikleri. Zaman nasıl da amansız. Çizgiler nasıl da sevmişti alnını. Yerlerinden memnun olsalar gerek ki, her elini terini silmek için atınca alnına derinliklerine dokunuyordu çizgilerin. Yeter miydi artık?

Sarkaçlar hazin dokunuşlarda. Sol yanının tik takları ihtiyar düşmüş tırmanışlardan. Başını tekrar kaldırdığında merdivenlerden yukarı tarafa, o huzme de görünmüyordu artık. Merdivenin başındayken sondu belirsiz olan, şimdi ise başı hatırlanmayan bir son tam ortasına adımlarını çaktığı.

İşte son basamak!

Durdu. Yukarısı karanlık. Hala yukarıya bakmak için kaldırıyor başını, ne meraklı insan karanlığı deşmeye. Eskisi gibi değil , diyor. Ve yine insan, nasıl herşeyde eskisi gibiyi arıyor.
Önüne baktı. Bir adım daha atacakken bir şeye takıldı çıkmaktan-inmekten bitkin düşmüş ayağı. Ve sonra gözünü alan derin,şimdiye kadar görmediği parlaklıkta pürüzsüz bir beyaz nur! Başı da ışıkla çevriliydi kuyunun, sonraları ortalarına geldikçe çöktü karanlık; ne tuhaf! Tahtası çürük kutu... Boyunca uzun, enince derin... Merdivenin sonunda, kuyunun dibinde; karanlığın en zifiri yerinde... Bitkinliği, şaşkınlıkla işlendi şimdi. Aslında hissedilen buydu belki. Hissedip de korktuğu, korkup da hissetmekten kaçtığı. Kapağı açıldı kutunun. Damlaların yanağına süzülmeye giderken uğradığı çizgilerin yeri alnıydı ve onun yeri de kutu. Yeri artık gerçekten bura mıydı?

Ah nilüferler!

Ölümlerine kazdığı kuyuya kendi ile birlikte düştü... Ne başında kimse vardı yanında bir yerde, ne de sonunda... Olması gerektiği gibi...
...
Bir bir çıktı merdivenlerden,
Bir bir indi.
Son lahzaların yazgısı, alnındaki çizgilerden geçmiş idi.




elif n.
18.06.'05




19 Aralık 2008 Cuma

Yalnızlık Ne Mümkün



Rüzgâr kendini kaybedip
Ağaçları azarladıkça,
Bir ben anlıyorum
Her keskin uğultuda biraz daha öldüğünü
Bir ben.

Şehrin bir mahcupluğu var sanki,
Neye...

Kime uzuyor zaman
Ayaz kimdeki boşluktan kalma
Kimin siyahından

Akşamın incittiklerini ıslatıyor yağmur bir bir
Bir bir yok oluşları ağırlıyor terli yüzün
Biz iliksiz iki düğmeyiz,
Yarın iki kolunda.
Yalnızlık ne mümkün!



e l i f n u r a y
şehir, 41

30 Kasım 2008 Pazar

CANEFZA I


Ben menekşe kokusuyum
Bir kuşun ağzında


Sen ülkemden tüm baharları çalan
Bir eski alınganlık


Suskusundan öpülmüş bir makam,
Gülüşünden vurulmuş bir çocukluk getirdim sana
canefza


Sokaklarda yankısını duydum
Bir dağ çiçeği ölmesinin


Sokaklarda yazılıydı karanlığın alfabesi
Anladım


Ben kahve karasıyım bir çocuğun gözlerinde,
Sen iki yara arası ahraz kırgınlığım,
canefza



E l i f N u r a y

Onaltıkırkbeş, 25

10 Ekim 2008 Cuma

Canefza II


I.


Sesin bir dalganın kırığıydı
Ben o kırıktan geliyordum

Bir ırmağın sıkıntısına sızıyordu uyku
Mona’ nın ellerine bir meczup uzanıyordu

Dillerimde canefza! Dillerimde canefza!


II.

Bu su/s sesi
Gibi akşam eğrisi
Gibi gül kızılı
Gibi çoru kumu ayıklanmamış toprak

Yine hangi günah kaçıyor ivedi,
Ayaklarını avluya vurarak

Tak! Trak! Trak!


III.

Sesin… sesin bir dalganın kırığı
Ben o kırıktan geliyorum

Ne uzun susuyorsun artık
O çocuk zalimliğin, ne uzun

Perdeleri çekiliyor şehrin
Karanlık saklanıyor vebalimin baş harfinde


IV.

Boşluksa, bana direnir
Tedirginliğin sana

……………………bir ince zılgıt

Kulağımda:
Tak! Trak! Trak!

İşte rûz ü şeb!
İşte rûz-i ceza!

U/yanarak seslenir yorgunluğum:
Dillerim de canefza! Dillerim de canefza!



e l i f n u r a y
Yasakmeyve, 34

03 Ekim 2008 Cuma

zamanın bağbozumu

Related Posts with Thumbnails